cvdfvfbgfbn
bfbfbfbfb

Özcan Alper: “herkes gibi Türkiye’de bazı zihniyet kalıpları parçalanıyor diye düşünüyordum.”

Özcan Alper Özgür Gündem’den Önder Elaldı’ya verdiği röportajında, son filmi ‘Rüzgarın Hatıraları’ ile Ermeni Ressam Aram’ın hikayesi üzerinden Türkiye’de baskı altında yaşayan aydınların hikayesini anlatan Özcan Alper, aynı zamanda filmde yası tutulmamış bir halkın yaşadıklarını aktardığını da belirtiyor

Özcan Alper’in yeni filmi “Rüzgarın Hatıraları” vizyona girdi. “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer” filmleriyle tanıdığımız Alper, yeni filminde 1940’lar Türkiyesi’nde yaşayan Ermeni ressam ve entellektüel Aram’ın hikayesini anlatıyor. Alper, Nazi Almanyası ile işbirliği halinde olan 40’lar dönemi Türkiyesi’nde hayatta kalmaya çalışan Aram’la bir Ermeni ressam ve entellektüelin hikayesinin ötesinde, Türkiye’deki zorba rejimin 100 yıllık karakterini bir entellektüel üzerinden anlatmaya çalıştığını ifade ediyor. Bunu yaparken de Türkiye aydınının sürgünlükle kalma arasındaki ikilemi ile yüzleşilmemiş, konuşulmamış, yası tutulamamış geçmiş meselesinin etkili olduğunu sözlerine ekliyor.

43 varlık vergisi yılları Ermeni bir ressam, entellektüel Aram‘ın hikayesi. Önce hikayeye nasıl ulaştınız? Hikayenin gerçekle olan bağı nedir?

Bu kuşak ile ilgili olarak sadece Ermeni bir ressam ya da şair değil. Genel olarak Sabahattin Ali, Nazım Hikmet döneminin yazarları ile bir ilgim vardı. Vedat Türkali’nin romanlarından aslında bu dönemi en iyi öğrendik. Ama daha çok ilk tetikleyen şey, Aram Pehlivanyan bu dönemin sosyalist şairlerinden. O dönemki sosyalist hareket içinde yer alıyor. Onun “Özgürlük İki Adım Ötede” diye Aras Yayınları’ndan bir kitabı var. Sürgün olduktan sonra şiir yazamıyor. Bu beni çok etkiledi. Hem politik bir sürgün olma hali hem de azınlık olarak soykırımdan kurtulma psikolojisini yaşayan biri. Kızının anlattıklarından Soçi’den Karadeniz kıyısına inip Türkçe radyo dinlediğini okumuştum. Senaryoyu yazmaya başlayınca Yaşar Kemal’le de görüştük. Filmde Aram’ın çocukluk hikayesi onun anlatıklarından da beslenen bir tarafı var. Onunla konuşurken ilk başta çekme dedi bu filmi. ‘Neden dedim’, çocuğun var mı? Dedi. Güvenmiyorum bu ülkeye dedi. Ben de siz bu kadar şey yazdınız dedim. Sonra dedi gittim bu ülkeden İsveç’e. Orada üç ay zor dayandım. Geri gelmek zorunda kaldım. Hem burada olamama hali hem de burası olmadan yaşayamama. Bu ikilem, bu sürgünlük sınırda olma hali yüzleşilmemiş, konuşulmamış, yası tutulamamış geçmiş meselesi filmi yapmamda etkili oldu.

Aslında Aram’ın hikayesi totoliter bir rejimde tehtid altında yaşayan bir aydının hikayesi. Türkiye tarihinde hep bunu izleyegeldik. Aram’a muhalif aydınların prototipi diyebilir miyiz?

Aynen öyle. Buradaki hikayeden dolayı Ermeni oldu. Ama aslında çok rahat başka biri de olabilirdi. Bir Ermeni ressam, entellektüelin hikayesinin ötesinde Türkiye’deki her zaman özgürlükleri bastıran ve insanların nefes almasına izin vermeyen baskıcı zorba rejimin 100 yıllık karakterini, bir entellektüel üzerinden okuyan hikaye. Aram kurmaca bir karakter. O zamanki rejimin karakterin değişmediğini, bugünlere kadar geldiğini biliyoruz. Bugüne kadar olan süreçte pek çok aydının katledilmesine şahit olduk. Tan Gazetesi ve Özgür Ülke Gazetesi’nin bombalanma süreçlerini biliyoruz. Bugünlerde bir sürü gazetecinin tutuklanması ve baskı altına alınmasını yaşıyoruz. Bu anlamda filmi geçmişte geçen bir hikaye dönem filmi olarak değil Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir film diye düşünüp tasarladım. Bir taraftan da filmde faşizmin lanetinden kaçmaya çalışan Walter Benjamin kaçamayacağını anlayınca, sınırda intihar etmesi ve faşizmin yarattığı ruh halinin tedirginliğinden kaçamayıp intihar eden Stefan Zwing gibi yazarların hikayesinden izler taşıyor.

Aram’ın vurulma sahnesi Walter Benjamin’i mi çağrıştırıyor?

Sınırdaki vurulma anı değilde. Çok öncesinde Aram’ın intihar etme hissiyatına girmesi biraz öyle bir şeydi.

O dönem Türkiye’de Nazi Almanyası ile işbirliği yapan bir rejim vardı. Nazi uygulamalarından örnek alınarak varlık vergisi konuluyor. Bu vergi, aynı zamanda Ermeni’lerde soykırım yıllarını hatırlatıyor ve o travmayı da tekrar canlandırıyor..

Başka bir şiddet ile karşılaşınca eski travmalar tekrar canlanmaya, su yüzüne çıkmaya başlıyor. İnsan psikolojisinde de böyledir toplumların psilojisinde de böyledir. Bugün Kürtler içinde aynı şey söz konusu. Ne diyoruz tekrar 90’lara mı dönüyoruz. 40’lar Türkiyesi çok az bilinen ve konuşulan bir dönem. Bu süreç 30’larda başlıyor. 39-44 dönemi. Çok açık bir şekilde Nazi Almanyası ile işbirliği var. Savaş koşullarında ticaretin yüzde 99’u Almanlar ile yapılıyor. Farzedin ki İŞİD’in ekonomisini ayakta tutan sizsiniz yüzde 99 ama diyorsunuz ki, biz İŞİD’i desteklemiyoruz gibi bir şey düşünün. İstanbul Valisi, İçişleri Bakanı ve beraberinde pek çok kişi gidip Nazi kamplarını dolaşıyor. Mültezam iyi olduğunu söylüyorlar. Aslında o dönem için çok konuştuğumuz bir mesele daha vardı. Filmi orayı mı otursak diye tartıştık. 1941-42 yazına kadar bütün gayrimüslüm erkekleri 20 yaşından 70 yaşına kadar askerliğe alıp köle gibi çalıştırıyorlar.

Birçok yönüyle Türkiye tarihi..

Evet. Bu konuya ilişkin çok çarpıcı bir örnek de şu. Filmde köylüler sınır ticareti yaptıkları için gözaltına alınıp öldürülüyor. Çocukluğunda dinlediğim gerçek bir olay. Ben senaryoyu yazdığımda daha Roboski olmamıştı. Bu kadar mı benzerlik olur. O ailelerin çocukları daha devletten gidip cenazelerini isteyemediler. Roboski’de parçalanmış cenazelere ulaşılmıştı.

Aram’ın çocukluğa dönmesiyle 1915 soykırım yıllarını izliyoruz. Bu anlamıyla yüzleşme ve hafıza oluşturma filmi olduğunu söylebilir miyiz?

Artvin ve Antalya’daki birkaç gösterimde çok enteresan bir şey yaşadım. Özellikle kadınlar çok acayip bir şekilde kendi tarihi çocukluğu ile Aram’ın çocukluğuna dönme sürecine ilişkin ciddi özdeşlikler kurduğunu söyleyenler oldu. Zaten filmdeki anlatım dilini o yüzden bu şekilde seçtim. Siz kişisel travmalarınızla yüzleşerek sağlıklı bir gelecek kurarsınız toplumlar için de böyle bir şey geçerli. Geçmişinizle konuşmadan, barışmadan bugüne dair sağlıklı bir güne başlayamıyor, geleceği kuramıyorsunuz. Aram’ın kendi çocukluğuna dönerek hem kendi yaşadığı şiddet karşısındaki bir travmayı hem de bir halk olarak yaşadığı travmayı anlatmaya çalıştık. Metod olarak da büyük hikaye anlatmaktansa daha kişisel olan üzerinden seyirciyle bağ kurmayı tercih ettim.

Bu topraklar yası tutulamamış halkların acılarının tarihi dediniz. Filmde yas tutma meselesi nasıl yer alıyor?

Yas tutamama meselesi de sağlıklı bir bugün ve gelecek oluşmamasını sağlıyor aslında. Aslında üç filmde de üzerinde durduğum şey buydu. Yasla barışmak, yası tutmak, ama bir taraftan da yasa saygılı olunması gerekiyor. Referans aldığım Mark Nişanyan’ın “Edebiyat ve Felaket” diye bir kitabı çıktı. Ve orada o 1915 felaketinin, soykırımının zaten birebir anlatılamayacağı üzerinde duruyor. Ve hep edebiyatla ve sanatla aslında başka türlü nasıl anlatabileceği üzerine kafa yoruyor. Bu da benim için de çok iyi bir referans oldu.

O dönemki totaliter rejim bugün de devam ediyor. Bugünle ilgili nasıl kaygılar taşıyorsunuz?

Açıkçası 2-3 yıl öncesine kadar ben de herkes gibi Türkiye’de bazı zihniyet kalıpları parçalanıyor diye düşünüyordum. Ama 7 Haziran sonrası kaygı verici bir durum yaşanıyor. Bir gazeteci, başka gazeteciyi ölümle tehdit edebiliyor. Pespayelik her anlanda kol geziyor.

Bu durum sizde karamsarlığı da beraberinde getiriyor mu?

Karamsarlık mı diyelim… Ama bir taraftan buna rağmen film yapmak, yazmak… Dün onu söyledim. Artvin’deydik ve Cerattepe’de karakışa rağmen insanlar gidip nöbet tutuyorlar. İnsanlar herşeye rağmen haklarını savunmaya çalışıyorlar, tartışmaya çalışıyorlar. Yani boş bir umut tabii ki yok, veremiyoruz. Ama tam tersine şöyle de birşey var: Başka bir coğrafya, başka bir ülkeye de gitmeyeceğimize göre, burada yaşadık, doğduk, büyüdüysek, burada özgürce yaşamak istiyorsak, kendi yaşam alanlarımızı da korumaya devam edeceğiz.

Türkiye’de Ermeni Soykırı’mını anlatan filmlere çok sert tepkiler geliyor. Nasıl bir tepki aldınız?

Filme doğrudan 1915’i anlatan bir film demek doğrudan bu konuyu anlatanlara haksızlık olur. Buna soykırım demek, inkar noktasından bakmak, zaten felsefik olarak orayı aştığım için çok orada durmuyorum. Bunun filmini, edebiyatını yapmak, meselemiz bu olmamalı. Tam tersine bugüne dair bu film ne söylüyor, benim için önemli olan şey bu. Ve geçmişteki bu sorunsalı bugünden bakıp, bugüne taşıyıp ve bugün bu yaşadığımız şeylere dair birşey söylenmesi gerekiyor. Filmi de bu bakış açısıyla yaptım. Filmi yaparken hiçbir zaman kendime otosansür koymayı doğru bulmadım. O yüzden birilerinin ne yapacağından ya da nasıl davranacağından çok kendim ne yapmak istiyorum, buna göre davrandım. Tabii ki biraz zor oluyor bu tarz filmler yapmak. Bu anlamda doğrudan direk bir şeyle de karşılaşmadım, karşılaşacağımı da zannetmiyorum.

Hemşinli olmanız, Ermeni meselesini anlatan filmler çekmenizde etkili mi?

Bu filmde doğrudan bir etkisi yok aslında. “Gelecek Uzun Sürer”de kısmi olarak var. Bu anlamda aslında siz birşeyleri ne kadar bastırırsanız bastırın 100 yıl sonra bile ortaya çıkıyorsa demek ki bastırmak da anlamsız. “Gelecek Uzun Sürer”de de “Sonbahar”da da hep yaptığım şey, burası bir evse siz bu evin bir odasında birisine dayak atılıyorken, o taraftaki birey sağlıklı bir şekilde hayatını kuramamızı anlatmak istedim. Türkiye’de biraz öyle birşey var. Ben şey diyorum yani, Türkiye’de Kürt meselesi Türklerin meselesi bu yüzden. Ermeni meselesi de Türklerin meselesi, hepimizin meselesi.

Her film yeni bir yol

Sinemanız “Sonbahar”dan “Rüzgarın Hatıraları”na nasıl bir evrim geçirdi?

Tabii ki üçüncü filmde bir çok anlamda daha fazla yol aldığınızı hissediyorsunuz. Daha rahat davranabiliyorsunuz ve hikaye anlatımında daha serbest davranıyorsunuz. “Gelecek Uzun Sürer”de ilk film olsaydı cesaret edemezdim. Burada da daha katmanlı ve daha farklı bir hikaye var. Bununla beraber olarak ben de yönetmenlik olarak kendimi geliştirmeye çalıştım. Gerçekten çok zor meseleler anlatıyoruz. Benim filmlerimin zorluğu bir de o aslında. Her filmde yeni birşey deniyorum, Türkiye sinemasında maalesef örnekleri olmayan şeyler denemeye çalıştım. Kendi sinemamı, kendi dilimi oluşturmaya çalıştım. Birinci filmden bu filme baktığımda evet, bu çizgide iyi ki ısrar etmişim diyorum. Her film, yeni bir yaratma süreci, yeni bir sancı ve yeni bir yol olduğunu düşünüyorum.

Yorum yapın