Marslı Filminin Bilimsel Analizi

0 98

Marslı; Andy Weir tarafından 2011’de roman olarak yayınlaşmış, Ridley Scott tarafından sinemaya uyarlanmış ve başrollerinde Matt Damon, Jessica Chastain, Kristen Wiig gibi isimlerin olduğu, 2 Ekim 2015’te Türkiye’de sinemalara girmiş olan, Hollywood’un köşe taşı kabul edilebilecek “bilim-gerçek” filmlerinden birisi. “Bilim-gerçek”, son zamanlarda giderek yükselişte olan bir sinema çeşidi diyebiliriz. Bilimkurgu sözcüğüne ithafen geliştirilen bu sözcük, filmde “kurgu” elementlerinin olabildiğince azaltılıp, bilimsel gerçeklere en fazla miktarda dikkat ve önem vermeyi içeriyor. Dolayısıyla uzay patlamalarının uzay içerisinde duyulabilmesi veya farklı boyutlardaki gezegenlerdeki kütleçekimi gibi basit ve temel konulardan tutun da, karadeliklerin kütleçekim kilidi, uzak gezegenler arası iletişim gecikmeleri ve gezegenler etrafında yapılabilecek sapan manevrası gibi daha karmaşık konulara kadar geniş bir yelpazedeki konuları işlerkenn, hayalgücüne dayalı kurgu unsurlarından olabildiğince arınmış, bilimsel gerçekleri birebir takip eden (ama elbette bunları dramatize ederek sanatsal içeriği koruyan) filmlerden söz ediyoruz… Buna yönelik girişimleri çok eski zamanlara kadar takip etmek mümkün; fakat yakın geçmişte bu film türü furyasını çok başarılı olmasa da başlatan Yerçekimi (Gravity) oldu, sonrasındaysa Yıldızlararası (Interstellar) filmi bu tür filmlerin bilimkurgunun gidişatına yön vereceğini net bir şekilde Dünya’ya ilan etti. Şimdiyse Marslı (Martian), bu filmlere bilimsel açıdan son derece başarılı ve tutarlı; ancak elbette incelenmeye değer bilimkurgu elementlerini de içeren harika bir eklenti yaptı.

Gelin “Amerika Matt Damon’ı kurtarmaya ne çok para harcıyor! Önce Er Ryan’ı Kurtarmak, sonra Interstellar, şimdi de Marslı!” gibi geyiklere fazla girmeden, Interstellar‘dan beri çekilmiş, bilimsel açıdan en değerli sinema filmlerinden birini delik deşik edelim ve bilimsel analizini yapalım. Hatırlayacak olursanız, aynısını Interstellar filmi için burada ve buradatüm detaylarıyla yapmıştık. Gravity filmini de, çok daha yüzeysel olsa da (tıpkı filmin kendisi gibi), buradaki yazımızda incelemiştik.
Elbette, Evrim Ağacı’nın birçok yazısında olduğu gibi, bu tür filmler ve eğlenceli konular bahane, bilimsel gerçekleri öğrenmek ve temel bilimsel veriler hakkında bilgilerimizi tazelemek şahane! Bir diğer deyişle, Marslı bizim için, bilimsel konulardan bahsetmek için sadece bir araç. Dolayısıyla onu didik didik etmemizi lütfen “Ama bu sadece bir bilimkurgu!”diyerek eleştirmeye çalışmayın. Emin olun bunun “sadece bir film” ve “sadece bir bilimkurgu” olduğunu biliyoruz. Ancak bu, onu analiz etmemiz ve bilimsel açılardan eleştirmemiz konusunda en ufak bir engel teşkil etmiyor.
Marslı’nın Temel Mesajları ve Bilimkurgu Analizine Genel Giriş
 
Marslı filminin özünde verdiği çok önemli 2 mesaj var: Birincisi, Mars’ta asla ama asla tek başınıza kalmayın! İkincisi, ola ki böyle bir durumda kalırsanız, çok ama çok zeki olmalı ve bu şekilde davranmalısınız! Bunlar kulağa çok temel geliyorsa da, doğru olduklarını söylemeliyiz. Çünkü Mars’ta sıkışıp kalmak, Amazon ormanlarında ya da Antarktika’da sıkışıp kalmaya benzemez. Bu tür Dünya’nın zorlu coğrafyalarında sıkışıp kaldığınızda hayatta kalabilmek; Mars’ta nefes alabilmek, besin yaratabilmek ve sığınak yapabilmek yanında çok daha basit bir sorun olarak kalacaktır. Mars, yaşama elverişli bir gezegen değildir. Mars, “sizinle işbirliği yapan” bir ortam da değildir. En ufak bir hata, kısa sürede ölmeniz demektir. Bu nedenle çok ama çok zeki olmak zorundasınız.
Tabii ki Marslı bir bilimkurgu filmi olduğuna göre, bu konuyu işlerken ele aldığı bütün bilimsel unsurların birebir doğru olmasını beklemek hayalcilik olacaktır. Bilimkurgu filmlerini çekici ve ilginç yapan, içerisine dahil edilen hayalgücü ve Hollywood’un meşhur dramatizasyon etkisidir. Bir bilimkurgu filmini “Neden bilimi %100 doğru aktarmadınız?” şeklinde eleştirmek mümkün olabilir; fakat yersiz bir mücadeledir. Hele ki bu eleştirilen filmler, geride bıraktığımız yarım asırda neredeyse hiç yapılmamış bir şekilde bilimsel gerçeklere olabildiğince sadık kalmayı hedefliyorsa! Bu son derece takdire şayan bir çabadır; çünkü insanlar Titanic’i veya Pearl Harbor gibi filmleri izleyerek tarihi öğrenmektedir; okullardaki ders kitaplarından değil. Yıldız Savaşları ve Star Trek bize uzayı tanıtmaktadır; lise fiziği değil. Dolayısıyla bilimkurgu filmlerinin giderek bilimsel gerçekleri içeriğe entegre eden ve en ufak detaylara bile dikkat eden bir boyuta evrimleşmesi çok önemli ve değerlidir. Ancak bunlar kadar kıymetli olan bir diğer şeyse, şu anda okuduğunuz bu yazı ve benzerleridir: bu filmlerin bilimsel analizleri, hata tespitleri, doğruların analizleri, vb. Bilime sadık kalmaya çalışan; ancak bunu yaparken hayalgücü unsurlarından da tamamen arındırılmamış bir filmde gördüğünüz sahnelerin bilimsel doğruluk paylarını bilmeden, sadece kendinizi kaptırarak bunları özümsemek, hatalı algılara ve bilgilere neden olacaktır. Evrim Ağacı olarak bu, nefret edeceğimiz bir durumdur. Bu nedenle düzeltmek için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.
Konu
 
Bu kısımda çok fazla zaman kaybetmek istemiyoruz ama izlememiş olanlar için konuyu hızlıca ele alalım. Film, çok da uzak olmayan bir gelecekte geçmektedir; ancak günümüzdekine göre birazcık daha gelişmiş teknolojileri görmek mümkün… Aries 3 isimli derin uzay göreviyle Mars’a gönderilen 6 astronot, Kızıl Gezegen üzerinde görevlerini icra ederken aşırı güçlü bir fırtına onları vurur ve “acil kaçış planı” devreye girer. Fırlatma modülüne yetişmeye çalışan astronotlardan Mark Watney (Matt Damon), fırtına nedeniyle uçuşan koca bir uzay aracı parçası tarafından vurulur ve diğerlerinin göremeyeceği kadar uzağa savrulur. Kısa bir süreliğine, zor şartlar altında Watney’i arayan ekip lideri, nihayetinde zor olan kararı verir, Watney’in öldüğünü kabullenir ve onsuz devam etme emrini verir. Böylece 5 astronot Dünya’ya doğru dönüşe geçerler. Tabii ki, bilmedikleri şey, Watney’in hala hayatta olduğudur. Her ne kadar kendisine çarpan uzay aracı parçası astronot kıyafetini ve vücudunu delip geçtiyse de, vücuduna saplanıp kalan açılan deliği yeterince kapatarak Mars atmosferine doğrudan maruz kalmasını önler. Böylece Watney birkaç saat sonra ayılır ve Kızıl Gezegen’de yalnız başına kaldığını öğrenir.
Karşısında iki tercih vardır: üzerinde yaşam barınamayan koca bir gezegende tek başına öleceğini kabullenmek veya elindeki ekipmanları akıllıca kullanarak NASA’nın kendisini kurtarmaya geleceği zamana kadar Mars’ı “Dünyalaştırarak” hayata tutunmak. Tabii ki Watney, ikincisini seçer ve yaklaşık 4 yıl sürmesi beklenen Aries 4 uzay görevine kadar hayatta kalmaya karar verir. Minik bir “spoiler” olabilir ama; NASA’nın onu kurtarmaya gelişi, uluslararası işbirliği ve yapılan sayısız fedakarlıklar sayesinde 4 yıldan daha kısa sürecektir. Ancak yine de, Watney’in ölümcül ve zorlu Mars şartlarında hayatta kalması, yer değiştirmesi, mücadele vermesi gerekmektedir. Film, bu mücadele etrafında dönmektedir ve bunu oldukça heyecan verici bir şekilde yapmaktadır.
Gelin bu noktadan itibaren filmi ele almaya başlayalım. Söylemeye gerek yok, analiz içerisinde bolca “spoiler” bulunacaktır. Kendi riskinizle devam ediniz.
Marslı filminde gösterilen “Aries 3” görevinin NASA Johnson Uzay Merkezi (solda) ve NASA’nın Houston’da bulunan Johnson Uzay Merkezi’ndeki görev kontrol odasının gerçek görüntüsü (sağda).
Mars Fırtınaları: Mümkün Mü?
 
Hem de ne mümkün! TIME dergisinden Jeffrey Kluger’ın analizinde astronotların görevini derinden sarsan bir Mars fırtınasının filmin “bilimsel olarak en zayıf tarafı” olduğu belirtilse de, bu çok doğru değil. Mars’ta gerçekten büyük fırtınalar meydana gelebiliyor. Büyük derken, “gezegen çapında büyük” demeye çalışıyoruz!
1971’de NASA, Mariner 9 probu ile Mars’a ilk defa ulaşmayı başardığında, Dünyalılar Mars’ı ilk defa yüksek çözünürlükte görmeyi başardılar. En azından başardıklarını sandılar; umut buydu… Tek gördükleri, gezegeni kasıp kavuran bir toz fırtınasıydı. Gezegen üzerinde görebildikleri tek şey, devasa volkan Olympus Mons’un tepesinden ibaretti. Geri kalan her şey toz bulutu altında kalmıştı. Fırtına tam 1 ay sürdü! Ki bu, filmin hatalı gösterdiği noktalardan ilkidir.
Mars fırtınaları bir anda gelivermez ve bir anda geçivermez. Bu tür birkaç saat ya da gün süren fırtınalara Dünya’da alışık olsak da, Mars’ın zayıf atmosferinde meydana gelen fırtınalar aylarca sürebilir. Örneğin Mariner 9’un ilk fotoğrafları çekmeye başlamasından itibaren fırtına 1 ayı aşkın bir süre boyunca devam etti! Filmde ise fırtına sadece 1-2 saat içerisinde geçip gitmektedir.
Bir diğer nokta, bu kadar uzun soluklu fırtınaların bir anda oluşmaması, uzun bir sürece yayılmış oluşum aşamasından geçtiği gerçeğidir. Filmde NASA astronotlara bir “görev güncellemesi” göndererek “beklenilenden çok daha güçlü bir fırtınanın geldiğini” belirtmektedir. Bundan sadece birkaç saniye sonra, aşırı güçlü bir fırtına astronotları yutuvermektedir. Bu, işin dramatizasyon boyutudur. NASA ile Mars arası iletişimin 33 dakika kadar gecikmeli olduğu gerçeği altında bile böylesine şiddetli bir veri değişimi ve fırtına oluşumu pek mantıklı gözükmemektedir. Açıkçası, bu dramatik giriş, yazar Weir tarafından da kabul edilmektedir:
“Astronotları gezegenden kovuşturmak zorundaydım, dolayısıyla biraz da olsa bilimden sapmak bana uygun geldi. Ayrıca bir fırtınanın çok havalı duracağını düşündüm.”
Tutarlılık Problemi
 
Gerçekten de son derece iyi çekilmiş ve havalı sahnelerdi; buna kuşku yok. Bu nedenle Weir’in bu “hatası” neredeyse tamamen affedilebilir. Ancak bununla ilgili “ufak” bir hata daha var: tutarlılık. Ya Mars’ı “çılgın ve değişken” kabul edeceksiniz, ya da “durgun ve tahmin edilebilir”. İşimize geldiğinde öyle, işimize gelmediğinde böyle göstermek yanıltıcı olacaktır. Filmde ne yazık ki bu yapılmaktadır. Örneğin filmin ilerleyen kısımlarında Watney’in inşa ettiği botanik bahçesinin girişindeki tünelin duvarındaki çarşaf benzeri yapı delinmektedir ve basınç farkı nedeniyle kuvvetli bir patlama meydana gelmektedir. Bu tür bir basınç farkının şiddetli patlamalara neden olacağı doğrudur. Ancak filmde Watney bu deliği koli bandı benzeri bir bant kullanarak kapatmaktadır.
Yalan yok. Koli bandı (veya genel olarak bant), bilimsel araştırmaların vazgeçilmezidir. Nokta. Her ne kadar bilim çok havalı gözükse de, bilim insanları sonuçlar üretmek için her şeyi denemeye hazırdırlar ve koli bandı, çoğu zaman gerçekten de en işlevsel araçlarımızdan biridir. Biyolojiden mühendisliğe kadar her alandaki araştırmada öyle veya böyle kendisine yaşam alanı bulur. Mutlaka kullanılır. “Bunu ben de yapardım!” diye düşünebileceğiniz birçok noktada koca koca bilim insanları “Koli bandı kullanabiliriz.” çözümünü önerebilirler. Elbette bunlar geçici çözümlerdir; ancak yine de işe yaramaktadır. Dolayısıyal Watney’in koli bandına başvurmasında eleştirilecek hiçbir sorun yok.
Sorun, tutarlılıkta. Eğer ki 4 sene boyunca Mars’ta kalacaksanız ve onca zaman içerisinden tam da NASA görevi sırasında bu kadar şiddetli ve ani bir fırtına sizi vuruveriyorsa, bunu gezegen üzerinde aynı sıklıkla beklemeniz gerekir. Fakat yazar Weir bundan kaçınarak sadece 1 defaya mahsus bir fırtına kullanmıştır. Koli bandı (muhtemelen “özel” bir koli bandı) ince Mars atmosferinde çarşafı ve iç basıncı dengeleyebilecek kadar işlevseldir, evet. Ancak filmin başında gösterilen aşırı zorlu Mars şartlarında ve fırtınalarında aynı performansı bekleyemezsiniz. İşte bu, filmde bilimsel gerçeklere sadık kalmak ile hayalgücüne de yer vermek arasındaki hassas dengeden doğan, beklendik bir tutarsızlıktır. Belirtmeden geçmek, yalan söylemek olurdu.
Mars’ın İklimi ve Atmosferi
 
Sanıyoruz bu noktada NASA’nın elde ettiği veriler üzerinden Mars’ın ikliminden bahsetmek öğretici olacaktır. Purdue Üniversitesi’nden ve Indiana Üniversitesi’nden araştırmacılar, 2014 yılında Bulletin of the American Meteorological Society dergisinde bu konuda kapsamlı sonuçlar yayınlamışlardır. Amaçları, tam da Marslı için uygun olacak şekilde, Mars üzerinde 1 gün geçirmenin nasıl bir deneyim olacağını iklimsel ve hava/yer olayları açısından izah etmektir. Bu konuda oldukça başarılı bir iş çıkardıklarını söyleyebiliriz.
İlk olarak, Mars’ın yüzeyindeki sıcaklığın aşırı değişkenliğinden söz edelim. Yüzeydeki sıcaklıklar yıl içerisinde kışın -153 santigrat dereceden, yazın 35 dereceye kadar değişebilir. Ancak gün içerisindeki değişimler kısmen daha kabul edilebilir aralıktadır. Bir gezegenin gün içerisindeki ortalama sıcaklığı ile ilgili bilgi almanın en iyi yolu, ekvatora odaklanmaktadır. Mars ekvatorunda öğlen sıcaklığı ortalama 20 derecedir. Aynı saatlerde kutuplardaki sıcaklığın -153 derece civarında olduğu düşünülecek olursa, gezegen yüzeyinin ne kadar değişken olduğu anlaşılabilecektir. Kış mevsimi haricinde Mars yüzeyindeki sıcaklık çoğu zaman gün içerisinde 0 derecenin üzerindedir. Gelin şimdi de Mars yüzeyindeki bazı sıcaklık ölçümlerinin Dünya ile ne kadar benzer olduğuna biraz daha detaylı bakalım:
NASA’nın Pathfinder aracıyla 1997 yılında yapılan gün içi ortalama sıcaklık ölçümleri, hissedilen sıcaklığın ortalamada 1 derece olduğunu göstermektedir. Aslında mutlak sıcaklık öğleden sonra Mars’ta -14 derece olarak ölçülmüştür; ancak saatte ortalama 14 kilometre hızla esen rüzgar ve atmosfer kalınlığı hesaba katıldığında bu sıcaklığın hissedildiği hali 1 derece civarına denk gelmektedir. Güney İngiltere’nin kışın ortalama sıcaklığı 4.4 derecedir ve ortalama 23 kilometre hızla esen rüzgar nedeniyle hissedilen sıcaklık 0 derece civarına denk gelmektedir. Bu, önemli bir benzerliktir. Benzer şekilde, Mars’ın ortalama küresel sıcaklığı, rüzgarın olmadığı şartlar altında, -16 derecedir. Bu, ABD’nin Minneapolis kentinin ortalama sıcaklığından sadece 1 derece düşüktür!
Bunlar, filmin gösterdikleri ile uyumludur. Güneş battıktan sonra korunaklı bir yerde bulunmak elbette faydalı; çünkü sıcaklıklar öldürücü düzeylere kadar inebiliyor. Mars Cemiyeti’nin kurucusu olan ve uzay-havacılık mühendisi olan Robert Zubrin, şöyle söylüyor:
“En azından ortalama sıcaklıklar açısından düşünecek olursak, Mars’ın çevresel ikliminin Dünya’nınkinden insanların sandığı kadar farklı olmadığını söyleyebiliriz.”
Atmosferik koşullar? Pekala, Mars’ın bu konuda Dünya’dan farklı özellikler gösterdiğini belirtmekte fayda var. Örneğin Dünya’daki atmosferde %78.08 oranında azot, %20.94 oranında oksijen, %0.93 oranında argon, %0.04 oranında karbondioksit, %1.81 oranında neon, %0.52 oranında helyum, %0.18 oranında metan bulunmaktadır. Mars için bu oranlar bambaşkadır: Mars atmosferinde %95.9 oranında karbondioksit, %2 oranında argon, %1.9 oranında azot, %0.14 oranında oksijen, %0.06 oranında karbonmonoksit bulunmaktadır. İşte bu nedenle oksijen üretmek için özel teknikler gerekmektedir – ki bunlara yazımızın ilerleyen kısımlarında döneceğiz.

Ayrıca Mars’ın atmosferi, Dünya’nınkinden daha ince olduğu için, atmosferik basınç da daha düşüktür. Dünya yüzeyindeki ortalama atmosferik basınç 101.000 Pa (Paskal) kadarken, Mars yüzeyindeki atmosferik basınç sadece 600 Paskal’dır! Bunu anlamak için şu bilgiyi verelim: atmosferde yerden yükseldikçe basınç azalır, çünkü üzerinize binen atmosferik gazların miktarı azalır. Mars ile Dünya atmosferlerinin kalınlığı arasındaki fark öylesine büyüktür ki, Mars yüzeyinde ayaklarınız yere basarken ve “deniz seviyesi”ndeyken deneyimlediğiniz basıncı, Dünya yüzeyinden anca 32 kilometre yüksekteyken deneyimleyebilirsiniz! Bu mesafe, bir yolcu uçağının ortalama irtifasından 2.5 kat fazladır! Bu nedenle Kızıl Gezegen yüzeyinde hakim olan etki Güneş’in termal gel-gitleridir. Dünya üzerindeki asıl güçlü etki ise kütleçekim etkisidir. Bu farklılık, gezegenler arasındaki önemli iklimsel farklılıkları da yaratmaktadır.

Peki Ya Şu Havalı Mars Hortumları?
 
Filmi dikkatli izleyenlerin fark edeceği ufak detaylardan birisi, birkaç sahnede gösterilen dizi dizi “yüzey hortumları” veya “hortumcuklar”dır. Bunlar, Dünya’daki hortumlara benzerler. Rüzgar türbülansı nedeniyle oluşurlar ve yerden kaldırdıkları toprağı daireler çizdirerek göğe yükseltirler. Filmde aralıklarla bu hortumcukları gördük. Bunlar gerçekten Mars yüzeyinde var mı?
Evet! Hatta bu hortumlar, bilim insanlarının Mars yüzeyindeki hava aktivitesiyle ilgili olarak en uzun süredir ve en güvenilir şekilde bildiği iklim olayıdır. Buna “kum şeytanları” adı verilir. Bu hortumcuklar sayesinde Mars toprağı yavaş ama istikrarlı bir şekilde yer değiştirir.
Yüzey toprağının ve karışıp ufalanması çeşitli nedenlerle önemlidir. Örneğin bu hareket, Dünya’daki toprağın havalanmasını ve oksijenlenmesini sağlar. Ancak Mars’ta (şimdilik) oksijen olmadığı için, böyle bir hareketin çok faydası olmayacaktır. Yine de NASA için Mars toprağının nasıl hareketlendiğini öğrenmek gelecek görevler için önemlidir. Mars yüzeyindeki toprak daha sert ve daha büyük parçalardan oluştuğu için, Dünya’daki kadar kolay hareket edemez. Yapılan bir araştırma, Mars toprağını ve kum tepelerini harekete geçirmek için hızı saatte 130 kilometreyi aşkın rüzgarlar gerektiğini göstermiştir. Bu da, 1960 ve 1970’lerden beri yaptığımız gözlemlerden elde ettiğimiz veriler ışığında, Mars’ta çok nadir görülebilecek bir rüzgar hızıdır.
NASA’nın Mars yüzeyindeki kum tepelerinin hareketiyle ilgili yaptığı incelemeler, filmin kendisi için de önem arz etmektedir. Çünkü NASA, Mars’ın eksen eğikliğinin fazla olmasından ötürü iklim değişimlerinin çok daha sert ve ani olabileceğini belirtmektedir. Tabii ki bu, birdenbire oluşup yok olan fırtınaları açıklamak için yeterli değildir; ancak Kızıl Gezegen’deki sert koşullar filmin çizdiği portre ile uyumludur.
Gerçi hemen belirtmekte fayda var: bu konulardaki araştırmalar devam ediyor. Dolayısıyla nihai iddialarda bulunmak her zaman tehlikelidir. Kimi zaman çelişkili bulgular veren bilimsel araştırmalar olmaktadır. Örneğin yüzey rüzgarları ve iklim değişimleri konusu Mars için halen bir soru işaretidir. Mars yüzeyine daha fazla araç gönderdikçe, bu detayları daha da iyi öğreneceğiz.
Mars Kütleçekimi
 
Filmi izleyen herkesin fark edebileceği şekilde, başarıyla yakalanan özelliklerden birisi Mars kütleçekiminin Dünya’dakinden %40 oranında daha az olduğu gerçeğidir. Bu nedenle oldukça ağır gibi gözüken bir çanta, Mars’ta kolaylıkla kaldırılabilir. Ayrıca filmde yere bırakılan ya da fırlatılan cisimlerin her seferinde “ağır çekimde” yere düştüğü görülmektedir. Bu, filmin neredeyse kusursuz bir şekilde yansıttığı harika bir detaydır.
İlk etapta “Ee, ne var ki bunda?” diye sorabilirsiniz; ancak yanılıyorsunuz. Çünkü Hollywood’un uzay ile ilgili film çekimlerinde ya “kütleçekimsiz ortam” gösterilir, ya da Dünya’ya benzer kütleçekiminde olan gezegenler… Bu kolaydır, çünkü yıllardan beri çekilen bilimkurgu filmleri sayesinde geliştirilen halat sistemleri veya kimi zaman parabolik uçuş denen, hızla ivmelenen uçuşlar sırasında 20 saniyeliğine çekilen sahnelerle kütleçekimsiz ortam algısı yaratılabilir.
Halbuki “kısmi kütleçekimi” olarak bilinen, Dünya’daki kütleçekiminin belli bir yüzdesine denk gelen kütleçekimini yaratmak çok zordur. Buna yönelik bir sistem, Hollywood’a yabancıdır. Fakat yapımcılar bu konu üzerine hassaslıkla eğilerek doğru görsel efektleri izleyiciye aktarmayı başarmıştır. Bu konudaki çaba takdire şayandır.
Kendi Kendine Yeten Yaşam Alanları ve Bitki Tarlaları
Marslı’nın önemli bir bölümü, Hab adıyla tanınan Watney’ın yaşam alanında geçiyor. Peki böyle bir yaşam alanı gerçekten var mı ya da yaratılabilir mi? Elbette! Şu anda NASA bunu kullanıyor! Tek farkı, adının “Hab” olmayışı. İnsan Keşif Araştırmaları Benzetimi (Human Exploration Research Analog, HERA), NASA mürettebatlarının uzun süreli derin uzay görevleri için eğitim gördüğü ve kendi kendine yeten bir yaşam alanıdır. NASA, internet sitesinde bunu şöyle tanıtıyor:
“HERA, derin uzay yaşam biçimini taklit eden, kendine kendine yeten bir çevredir. İki katlı yaşam alanı yatacak yerler, çalışma yerleri, bir temizlik kısmı ve bir vakum kilidi simülasyonu ile tamamlanmıştır. Kapsülün içinde denekler işletimsel görevleri yürütmekte, görev yükü hedeflerini yerine getirmekte ve 14 gün beraber yaşayarak (yakında 60 güne çıkarılması düşünülüyor) soyutlanmış çevrede gelecekteki görevlerin benzerini yapmaktadırlar. Astronotlar yakın geçmişte UUİ (Uluslararası Uzay İstasyonu) görevlerini taklit etmek için bu tesisi kullanmıştır. Bu araştırma örnekleri, insan etmenleri, davranışsal sağlık ve karşı önlem gibi alanlarda faydalı veriler sağlayarak NASA’nın derin uzay çalışmalarını nasıl idare edeceğini anlamasına yardım ediyor.”
Olayların çoğu, Watney’ın yanında getirdiği levazımların sadece kısa bir süre için dayanacağı ortaya çıktığı zaman, daha uzun bir süre kalmak için kendini nasıl geçindirdiğini ele alıyor. Eh, hakkını vermemiz gerekiyor: Matt Damon tarafından canlandırılan karakter, gerçek bir patates ustası! Çünkü Watney, filmde geçen Hab’ı kendi kendine yeten bir tarlaya dönüştürüyor ve patatesleri Mars’ın ilk “esas mahsülü” haline getiriyor. Hatta bunu yaparken, “organik ve doğal”cılara göz kırpmayı da unutmuyor.
Peki uzayda bitki yetiştirmek mümkün müdür? Cevap, bir kez daha, evet! Günümüzde, alçak Dünya yörüngesinde bitkiler üretilebiliyor. Yalnız patates konusu birazcık muamma. NASA daha ziyade marul üzerinde duruyor, çünkü yapılan denemelerde uzayda üretilebilen en verimli ürünün marul olduğu görüldü.
Uluslararası Uzay İstasyonu içerisinde Veggie isimli bir taze gıda üretim sistemi bulunuyor. Kırmızı, mavi ve yeşil ışıklar kullanarak Veggie, bitkilerin yastık benzeri yumuşak destekler içerisinde, gübre ve ortam içeren bir emme yüzeyiyle küçük keselerde yetişmesine ve ardından astronotlar tarafından toplanmasına yardımcı oluyor. 2014’te astronotlar sistemi kullanarak bol miktarda “kırmızı uzay marulu” üretti ve daha yakın bir geçmişte bu, uzayda yetişen mahsül olarak Dünya’ya tanıtıldı. Bu durum, uzay çiftliğine atılmış büyük bir adım ve NASA gelecekte Mars üzerindeki astronotların besin ihtiyaçlarını karşılamaya yardımcı olmak için ürünlerin türünü ve miktarını genişletmeyi düşünüyor. Kısaca Marslı,uzay tarlaları konusunda da hataya düşmüyor.
Peki akla hemen gelebilir: filmde Watney, Mars toprağının içerisinde insan dışkısından hazırladığı gübreyi koyuyor. Bu makul bir çözüm mü? İlk olarak, Mars toprağının kısır olmadığını söyleyebiliriz. 2014’te yayınlanan bir araştırma, yapay Mars ve doğrudan Ay’dan getirilen toprak örneklerini kullanarak 4200 tohum ekti ve bunlardan besin üretmeyi başardı! Dahası da var! Mars yüzeyini simüle eden toprak, Dünya’nın kendi toprağından daha verimli ürünler verdi! Bu şaşırtıcı sonuç, Dünya toprağının besin bakımından fakir olmasından kaynaklanıyor. Dünya’dan toplanan örnekler, nehirler gibi hareketli kaynaklarca sürekli “temizleniyor”. Mars’ta ise tüm besin içerikleri, herhangi bir ayrıştırıcı olmaksızın toprağın içerisine karışmış halde bulunuyor. Bu nedenle Mars toprağının bitkilerce daha çok sevilmesi, şaşırtıcı olsa bile normal görülüyor.
Marulun yanısıra çavdar ve tere bitkileri en hızlı filizlenen bitkiler olarak tarihe geçtiler. Bunlar haricinde sadece 50 gün içerisinde havuç, kaya koruğu ve çayır otu yetiştirilebildi. Ancak burada tabii ki bir sorun var: bitkiler, yaşamlarının önemli bir kısmını kaplayan bazı döngüleri bakterilere borçludurlar. Toprak Mars’tan da gelse, Ay’dan da gelse sonuçta o toprak içerisinde Dünyalı bakteriler üreyecektir. Bu da, bitkilerin Dünya şartlarında Mars toprağında yetişmesinde anormal bir durum olmadığını görmemize yetecektir. Peki ya bakteriler olmadan o bitkiler filizlenir miydi?
Cevap büyük ihtimalle hayır. Ancak bu, Marslı için çok büyük bir sorun teşkil etmiyor. Bunun temel bir nedeni var: Bunlardan ilki, Hab’ın içerisinde yaratılan ortamın Dünya şartlarını simüle ediyor olması. Nem, oksijen ve hatta astronotların bedeni tarafından taşınan bakteriler, bu ortamda Dünya’ya benzer koşulların oluşmasını sağlayabilir. Tabii ki, insan vücudu veya uzay aracıyla Dünya’dan taşınan bakterilerin hepsi, bitkilerin ihtiyacı olan simbiyotik ilişkileri kurabilecek bakteriler olmayacaktır. Fakat her bitki de, o bakteriler olmaksızın yaşayamaz diye bir kaide bulunmuyor. Dolayısıyla Marslı’nın bu zorlamasını göz ardı etmek mümkün. Çünkü üstesinden gelmek çok zor değil. Ola ki kendi kendine yeten bir ortam yaratabilirseniz, zaten Dünya’dan taşıyacağınız bakterilerle bu eksiği hızla kapatabilirsiniz. Zaten oksijen tankları sayesinde bitkilerin ihtiyacı olan oksijen sağlandığı için, Mars atmosferinde de bolca karbondioksit halihazırda bulunduğu için, bitkilerin süper-kontrollü şartlar altında yetişmemesi için herhangi bir neden gözükmüyor.
Filmde Kullanılan Uzay Aracı
Watney, gezegendeki tek nakliye aracı olan bir gezgin uzay aracı ile bırakılıyor. Ancak o haliyle araç, Watney’in pek işine yaramıyor. Bu nedenle araç üzerinde önemli değişikliklere gidiyor. Bunların mühendislik detaylarına girmek pek kolay değil. Ancak söyleyebiliriz ki NASA, gerçekten de astronotların gerektiğinde çeşitli modifikasyonları yapabilmeleri için araçlarını olabildiğince “modüler” ve “değiştirilebilir” tasarlıyor. Yani filmde gördüğünüz gibi alet edevatlar kullanarak araçları epey bir modifiye etmek mümkün…
Günümüzde NASA, Dünya üzerinde Çok Amaçlı Uzay Keşif Aracı (MMSEV) ile her türlü karşılaşma için hazırlanmaya çalışıyor. MMSEV, NASA’nın örnek görev tasarılarında kullanılarak, kurumun farkında olduğu sorunları çözmeye ve gizli olabilen bazı diğer sorunları meydana çıkarmaya yardımcı oluyor. Teknolojiler küçük bir gezegene (örneğin Mars’a veya onun uydularına) yapılacak görevlere ve gelecekteki diğer görevlere destek olacak yeterlilikte olması için geliştiriliyor. NASA’nın MMSEV’i menzil, ani giriş/çıkış ve radyasyon koruması gibi konuları ele almaya yardımcı oluyor. Aracın bazı türleri, hareket yeteneği için altı eksenli tekerleklere sahip. Patlak bir lastik örneğinde, araç basitçe bozuk tekerleği kaldırıyor ve ilerlemeye devam ediyor.
Oksijen Üretimi
Gıda, su ve barınak: Dünya’da hayatta kalmak için gerekli üç şey. Fakat üzerinde fazla düşünmediğimiz bir dördüncüsü var, çünkü rahat bir şekilde ulaşabiliyoruz: oksijen. Mars’ta, Watney temiz hava almak için dışarı adım atamıyor. Hayatta kalmak için, kendi oksijen tedariğini gittiği her yere taşımak zorunda. Fakat ilk olarak bu kaynağı üretmesi gerekiyor. Bunun için film, “oksijeneratör” kavramını ileri sürüyor. Oksijeneratör, Hab içerisinde bulunan MAV’a (Mars Tırmanma Aracı’na) ait yakıt üretecinden karbondioksidi kullanarak oksijen üretebilen bir düzenek…
Peki “oksijen üretmek” ne kadar gerçekçi? Böyle bir şey yapılabilir mi? Cevap, bir kez daha koca bir “evet”. Uluslararası Uzay İstasyonu’nda, astronotlar ve kozmonotlar (Rus astronotlar) Oksijen Üretim Düzeneği’ne sahip. Bu düzenek uzay aracı içerisindeki havayı tekrar işleyerek verimli ve sürdürülebilir şekilde devamlı solunabilir hava sağlıyor. Düzenek, elektroliz adı verilen bir işlem üzerinden oksijen üretiyor. Yani karbondioksit yerine, su kullanılıyor. Su moleküllerini kendi bileşenleri olan oksijen ve hidrojen atomlarına ayırıyor. Oksijen atmosfere bırakılıyor, hidrojen ise ya uzaya atılıyor ya da Sabatier Sistemi’ne gönderiliyor, burada istasyonun atmosferinden artan yan ürünlerden su üretiliyor.
Peki filmde neden karbondioksitten oksijen üretiliyor? Mars atmosferinin %95.32’si karbondioksit de, ondan! Eğer ki karbondioksitten oksijen üretebilmeyi başarırsak, Mars’ta epey bir oksijen kaynağı bulunuyor diyebiliriz. Çünkü karbondioksit, karbon ve oksijen elementlerinden oluşuyor. Bunları ayrıştırarak oksijeni elde etmemiz mümkün olabilir. Ancak dikkatli olmak lazım: Mars’ın atmosferi, Dünya’nınkinden 100 kat daha ince! Dolayısıyla kaynakları çok fazla veya akılsızca kullanmak, eldeki karbondioksitin de yitirilmesine neden olabilir. Tabii ki bu on yıllar, hatta muhtemelen yüz yıllar alacaktır… O zamana kadar düzgün bir bitki ekosistemi yaratılabilirse, atmosferdeki karbondioksit döngüsü sürdürülebilir hale getirilebilir.
Peki karbondioksitten oksijen üretebilir miyiz? Evet, evet, evet! Ekim 2014’te yayınlanan bir çalışmada araştırmacılar, karbondioksiti bir lazer yardımıyla “yakarak” oksijen üretmeyi başardılar. Dolayısıyla bu süreci daha verimli ve etkili bir hale getirebilirsek, Mars’taki karbondioksitten oksijen üretebilmek işten bile değil!
Güneş Pilleri/Levhaları/Hücreleri
Mars’ta benzin istasyonları yok. Güç tesisleri yok. Aslında rüzgarın kendisi bile yok denecek kadar az var! Çünkü Mars atmosferi çok ince ve rüzgar oluşumuna pek izin vermiyor. Daha önceden söz ettiğimiz kum fırtınaları bu nedenle aslında çok nadir oluşuyor ve bir defa başladı mı, önünde kendisini durduracak pek az engel olduğu için çok uzun süreler devam ediyor. Peki böyle bir durumda enerji nereden üretilecek? Tabii ki, filmin de tamamen doğru bir şekilde sinyallediği gibi, Güneş’ten!
İş Kızıl Gezegen’e yapılacak insan görevlerine geldiğinde, astronotlar Güneş enerjisini kullanabilir. Kitaptaki ve filmdeki Hermes uzay aracı güç için Güneş Pilleri/Hücreleri kullanıyor. Mark Watney, Mars’ta hayatta kalmak için bazı alışılmadık durumlarda güneş levhalarını tekrar tekrar şarj etmek zorunda kalıyor. Bu noktanın gerçekten başarıyla işlendiğini söyleyebiliriz. Çünkü Güneş Pilleri her ne kadar pratik olarak sonsuz bir enerji kaynağı olan Güneş’i kullanıyor olsa da, verimliliği müthiş düşük mekanizmalardır. Örneğin ortalama bir içten yanmalı motorun enerji verimliliği (kullanılan yakıtın ne kadarının işlevsel enerjiye dönüştürülebildiğinin oranı) %35 dolaylarındayken, ortalama bir Güneş Pili’nin, Güneş’ten gelen enerjiyi kullanılabilir enerjiye dönüştürebilme başarısı %15-20 dolaylarındadır. Ayrıca içten yanmalı motorlarda enerji daha üretildiği anda kullanılırken, Güneş Pilleri’nde üretilen elektrik yükünün depolanması ve o depodan yavaş yavaş tüketilmesi gerekmektedir. Bu konudaki güçlükler, günümüzdeki elektrikli arabaların menzilini ciddi anlamda etkilediği gibi, Mars’taki araçların da menzilini etkileyecektir. İşte bu nedenle filmde yakıt depolarının sıklıkla doldurulması gerekmektedir ve film bu önemli ayrıntıyı bile atlamamıştır.
Düşük verimliliklerine rağmen yakıt deposuna ihtiyaç duymamasından ötürü Güneş Pilleri/Hücreleri uzay görevleri için büyük önem arz etmektedir. Örneğin, türümüzü bugüne kadar ulaştığından çok daha derin uzaya götürecek olan NASA’nın Orion görevinde güç için Güneş Hücreleri kullanacaktır. Hücreler Güneş ışığına girdiği zaman, araçtaki lityum iyon pilleri doldurmak için güç toplayabilecektir. Hiç Güneş ışığı olmaması durumunda (örneğin, eğer Orion Ay’ın arkasına girerse), hâlâ çalışmasına yetecek kadar bol miktarda güç, aracın deposu içerisinde birikmiş olacaktır. Ancak tabii ki bu konulardaki soru işaretleri halen mühendislerin alt etmeye çalıştıkları sorunlardır.
Mars’taki Solar Radyasyon
 
Filmin özenle işlediği konulardan bir diğeri ise Mars’ın ince atmosferinden ötürü yüzeydekilerin baş etmek zorunda oldukları yüksek radyasyon oranlarıdır. Astronotlar, Mars gibi ortamlarda 2 çeşit radyasyona maruz kalırlar: Güneş’ten gelen enerji yüklü parçacıklar ile galaktik kozmik ışınlar… Bu radyasyon oranları kimi zaman riskli bölgeye bile ulaşabilir. Örneğin, Mars’a yapılacak 180 günlük tek yönlü bir yolculukta bir astronotun alacağı radyasyon oranı, yıllık alınması güvenli kabul edilen değerlerin 15 katıdır!
Filmde Watney’in 500 Mars günü (ki 1 Mars günü, 1 Dünya gününden sadece 39 dakika uzundur) boyunca gezegen yüzeyinde kalmaktadır. Tabii ki bir de gezegene ulaşmak ve geri dönmek için harcanan aylar vardır. Bunların tümü üst üste eklendiğinde, çok ciddi miktarlarda radyasyon alımı olduğu görülür. Film bu konuda belli bir çözüm öneriyor gibi gözükmemektedir. Bu konuda çok da haksız sayılmazlar; çünkü uzay görevlerini tehdit eden en önemli sorunlardan birisi radyasyondur ve şimdiye kadar kalıcı ve nihai bir çözüm bulunamamıştır.
Fakat radyasyondan korunmak imkansız değildir ve film de bunları işlemektedir: Örneğin, yapay manyetik alanlar, alüminyum kullanılarak izole edilen duvarlar ve hatta yiyecekler ile insan dışkısı kullanılarak yapılacak yalıtım bariyerleri, uzay araçlarını ve insanları yüksek radyasyondan önemli miktarda koruyabilir! Ne var ki Marslı filminde bunların hiçbirine değinilmemektedir veya herhangi bir gönderme yapılmamaktadır. Filmin gelecekte geçmesinden ötürü NASA’nın bu soruna çoktan kalıcı bir çözüm bulduğunu varsaysak bile, ne yazık ki burada bir sıkıntı bulunmaktadır: Film boyunca Watney gezegen yüzeyinde dolanmaktadır ve kendi astronot kıyafeti haricinde hiçbir şey giymemektedir. Elbette sırf yüksek radyasyon alındı diye bir insan ek kollar falan çıkarmayacaktır; hatta dışarıdan görülür herhangi bir değişim yaşanmayabilir. Ancak giysisinde bulunan radyasyon ölçücü cihazlar sürekli ötmeliydi ve hatta kusma, mide bulantısı, baş dönmesi, aşırı terleme gibi radyasyon zehirlenmesine bağlı belirtiler göstermeliydi. Hatta uzun vadede tümör oluşumu gibi daha ciddi problemler de görülmeliydi. Dolayısıyla senaryo bu konudaki soru işaretlerine göz yummaktadır diyebiliriz.
Kütleçekim Yardımıyla Yapılan Sapan Manevrası
 
Filmde Watney’i öldü zannederek geride bırakan ekip, arkadaşlarının ölmediğini ve Mars’ta mahsur kaldığını öğrendiklerinde, geri dönmeye karar verirler. Ancak uzayda yüksek hızda hareket eden bir aracı öyle 180 derece çevirmek hiç de kolay değildir; hatta çoğu zaman imkansıza yakındır. Çünkü o kadar yüksek hızla (dolayısıyla momentum ve enerjiyle) hareket eden bir cismin gerisingeri dönmesi için harcanacak yakıt miktarı, muhtemelen aracın bünyesinde barındırabileceği toplam yakıt miktarından fazla olacaktır. Bu nedenle astronotlar bu tür tehlikeli anlarda “Kütleçekim Yardımıyla Yapılan Sapan Manevrası (KYYSM)” denen bir yönteme başvururlar.
Bu yöntemde aracın gittiği doğrultuda bulunan bir gök cisminin yarattığı kütleçekim alanı kullanılır. Kütleçekim, insanların hayal ettiğinin aksine iki cisim arasında çizgisel olarak bulunan bir kuvvet değildir. Tam tersine, kütleli her cismin uzay-zaman düzleminde yarattığı bükümdür. Dolayısıyla uzay aracının hareket ettiği doğrultuda bu tür bir bükük uzay-zaman düzlemi bulunabilirse (yani bir gezegen, karadelik, vb. varsa), bu bükümden faydalanarak aracı 180 derece (veya istenen diğer bir derecede) döndürmek mümkün olacaktır. Filmde yapılan da budur ve tamamen geçerli bir hamledir. Öyle ki, Apollo 13 görevinde uzay aracının oksijen tankı patladığı için astronotlar Ay’ın kütleçekim alanına girdikten sonra, bu alanın yarattığı bükümü kullanarak gerisingeri Dünya’ya dönmüşlerdir. Bir diğer örnek, derin uzay görevlerine gönderilen uzay araçlarının Jüpiter veya Satürn gibi büyük gezegenlerin kütleçekim alanından faydalanarak bir sapan gibi enerji kazanması ve o hızla uzayın derinliklerine fırlatılmasıdır.
Marslı filminde bu konuda doğrudan bir sorun bulunmamaktadır. Ancak dolaylı bir sıkıntı bulunmaktadır: Bu kadar yaygın olarak bilinen ve kullanılan bir manevra, sanki dahi bir NASA teknisyeninin zorlu bir beyin fırtınasının ürünüymüş gibi lanse edilmektedir. Öyle ki, filmdeki söz konusu teknisyen, geniş bir oda büyüklüğündeki bir süperbilgisayarı kullanarak söz konusu manevrayı günler süren bir çaba sonunda keşfetmektedir. Halbuki uzayda “geri dönüş” dendiğinde akla gelen ilk şey KYYSM’dir. Başka alternatif yok denecek kadar azdır. Dahası, teknisyen bunu NASA direktörüne söylediğinde, direktör sanki bunu bilmiyor ya da hiç duymamış gibi gösterilmektedir. Öyle ki teknisyen, çeşitli nesneler kullanarak bunu “Bilal’e anlatır gibi” anlatmak zorunda kalmaktadır. NASA yöneticisinin bu manevradan haberdar olmaması, bir kalp cerrahının göğsü açtığında kalbi görebileceğini bilmemesi gibi bir şeydir!
Astronot Psikolojisi
Bu kadar temel bilimden söz edip de, psikolojiden de biraz bahsetmemek olmaz. Çünkü filmde gördüğümüz ilginç noktalardan birisi de astronotların psikolojik durumlarıdır. Elbette ki astronotlar çok uzun süreler boyunca hem fiziksel, hem de psikolojik eğitimlerden geçirilmektedirler. Dolayısıyla yaptıkları işe tam hazırlıklı oldukları garanti edilmektedir. Fakat Dünya üzerindeki hiçbir astronot, bir diğer gezegende tek başına kaldığında edineceği psikolojiye karşı eğitilmemektedir. Dolayısıyla filmde Watney’i oynayan Matt Damon, konu hakkında biraz fazla “neşeli”dir diyebiliriz. Eğer ki evinizden 225 milyon kilometre uzakta, yalnız başınıza kaldıysanız, “Hayatta kalma biliminin bokunu çıkaracağım!” (“I am going to science the shit out of this!”) diyerek yolunuza devam etmeniz pek de mümkün değildir. İmkansızdır demiyoruz; ancak bu kadar yoğun ölüm korkusu ve yalnızlık endişesi ile baş etmek hiç kolay değildir. Astronot Drew Faustel bu konuda şunu söylemektedir:
“Uzaydaki her görev psikolojik denge gerektirir. Uzay aracını Dünya’ya geri döndürebilecek kadar zeki olmak zorundayız; ancak o aracı Dünya’ya getiren aşırı patlayıcı uzay roketinin üzerinde oturabilecek kadar da çılgın olmalıyız. Geri sayım sayacı 0’a ulaştığında, sizi o anda bulunduğunuz noktaya getiren hayat seçimlerini gözden geçirmeye başlarsınız. Ancak ne olursa olsun oraya gider ve yapmak üzere eğitildiğiniz görevinizi yaparsınız. Astronotların görevinin bir kısmı da insanları eğitmek ve onlara ilham vermektir. Bu konuda Hollywood’dan destek alabildiğimize çok memnunum. Her birimizin uzayı keşfetmek, Mars’a ve ötesine ulaşmak konusunda belli bir vizyonu var. Film, bunu başarıyla aktarıyor. Umuyorum ki gelecekte sanat ve bilimi daha da fazla harmanlayarak bu gidişatı sürdürebiliriz.”
 
NASA’nın Marslı‘dan Çıkarı Var Mı?
 
Son olarak bu konuya değinmezsek eksik kalırdı. Çünkü NASA, filmin gişelere girmesinden çok kısa bir süre önce Mars’ta su bulduğunu ilan etti. Ayrıca filmde de NASA bolca dillendiriliyor. Acaba NASA filmi bir gelir kapısı olarak görüyor olabilir mi? Konudan faydalanmaya mı çalıştı?
Cevap muhtemelen evet. Ancak bunda kötü bir taraf yok. Popüler kültür ve özellikle de popüler bilim, hayatımızın vazgeçilmez bir kısmı, bunu kabul etmemiz gerekiyor. Halk ile akademi arasındaki köprüyü kuran en önemli mihenk taşlarından birisi. Eğer popüler bilim diye bir şey olmasaydı, siz şu anda bu satırları okumuyor olacaktınız; çünkü Evrim Ağacı var olmayacaktı. NASA gibi önemli bilim kuruluşlarının halk ile arasındaki köprüyü korumak için her yola başvurmaları çok normal. Hatta bize kalırsa, NASA eğer ki bilimsel açıdan böylesine kıymetli bir filmde aktif rol almasaydı hata etmiş olurdu.
Ayrıca NASA’nın gündemde kalma çabasından daha doğal bir şey olamaz. Özellikle ABD gibi ülkelerde halk desteği bütçe açısından büyük önem arz ediyor. Dolayısıyla NASA’nın elini kolunu bağlayıp oturmasını ve sırf “NASA” olmasından ötürü birilerinin onlara para atacağını sanmak naiflik olurdu. Bilimin en önemli kalelerinden birisi olan NASA’nın attığı her adım, yaptığı her inovasyon milyonlarca dolara mal olmaktadır. Bu maliyetin bir şekilde karşılanması şarttır. Gelirinin büyük kısmı halkın ödediği vergiler olan NASA’nın Marslı gibi bilime değer katan filmleri kullanarak halkın ve dolayısıyla da devletin dikkatini çekme çabası son derece anlaşılırdır.
NASA’nın bütçesi, 1960’lardaki uzay yarışlarında çok ciddi bir artış göstermiş; ancak ABD’nin yarışı net bir şekilde kazanmasından sonra üzücü bir şekilde, aşırı miktarlarda azalmıştır. Günümüzde NASA’ya ayrılan bütçe, ABD’nin yıllık bütçesinin %0.8’i kadardır. 1965 yılında, Sovyetler Birliği ile süregelen uzay yarışlarının doruğunda bu bütçe %5.5 dolaylarına kadar ulaşmıştır. Fakat son 40 yıldır bu oran, %1’in altındadır.
NASA’nın Yıldan Yıla Bütçesi…
Uzun lafın kısası, NASA’nın bazı açıklamaları “doğru zamanda, doğru yerde” yapması çok normaldir. Sırf bu sansasyonel çıkışları yapmak için verileri değiştirmedikleri fark edilecek olursa, açıkladıkları gerçeklerin, o gerçeklerin ne zaman açıklandığından çok daha önemli olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla zamanlamadan ziyade açıklama içeriklerine odaklanmakta fayda bulunmaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak filmin bilimsel açıdan birçok noktayı harika bir şekilde yakaladığı söylenebilir. Interstellar bu konuda çok başarılı bir iş çıkarmış olsa da, daha uç konuları incelediği için birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. HalbukiMarslı filminde işlenen uzay yolculuğu bize çok daha yakındır, çok daha gerçekçidir ve çok daha anlaşılırdır. Bu nedenle konu hakkındaki bilimsel gerçekleri yakalamak çok daha muhtemeldir. Senaristler ve yapımcılar bu konuda harika bir iş çıkarmıştır, bu açıktır.
Dolayısıyla eğer ki filmi izlemediyseniz, en kısa sürede izlemenizi tavsiye ederiz. Eğer ki izlediyseniz, burada verdiğimiz bilgiler ışığında çok daha bilimsel bir gözlükle analiz edebileceğinizi umuyoruz.
İyi seyirler.
Umarız faydalı olmuştur.
Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Teşekkür: Ozan Zaloğlu (Evrim Ağacı)

Bunları da beğenebilirsin Üyenin diğer gönderileri

Yorumlar

Yorumlar yükleniyor...