Belgesel sinemaya içkin bir etik anlayış var mı veya oluşturulabilir mi?

0 72

Mesele: Belgesel sinemaya içkin bir etik anlayış var mı veya oluşturulabilir mi? Etik nedir?
Bunun için sanat-etik, sanat-ideoloji, etik-ideoloji arasındaki bağlantılara bakacağız…

Belgesel sinemacı denilen insanın – filme – şu veya bu konuyu, şöyle ya da böyle ele almasını belirleyen şey nedir? Etik söz konusu olduğunda, soruyu şu şekilde daraltabiliriz belki de: şu veya bu konuyu, şu veya bu biçimde ele almam neyi/ nasıl etkiler, ve ben bu etkileşimlerden sorumlu muyumdur [ilk elden]? Paul de Mann’ın edebi yapıtlar için söylediğini tüm sanatlar için geçerli kılarsak eğer, “edebi yapıtlar bir şey ‘söylerken’ başka bir şey ‘yapmaya’ yatkındırlar,” etki ile ne demek istediğimiz daha da anlaşılacaktır. Çünkü, eğer, “bir şey yapıyorlar”sa – sanatçının, onun bu yaptıklarından sorumlu tutulmaması için ortada hiçbir neden yoktur. Yapıt, bu anlamda ne yapabilir? Üreticisinin onun için uygun gördüğü alımlama tarzını terk ederek kendini tarihin zorunlu okunmasına tabi kılar. “Tarihin zorunlu okunması” kavramı burada onun – yapıtın – kaçınamadığı ideolojik kaypaklığının maddi süreçlere olan ifadesidir: yapıt, politiktir. Böylece, herhangi bir egemen sınıfın veya grubun çıkarlarını meşrulaştırabilir, verili tahakküm ilişkilerinin yeniden üretimini gerçekleştiriyor olabilir. Burada önemli olan nokta, bunu, sanat yapıtının – oluşum süreci içerisinde üreticisinin ona yüklediği anlamından (misyon demeliyiz belki de) bağımsızlaşarak icra ediyor oluşudur.

Sanatçı, eserinin tartışılacağı bağlamı kendisi tarif etmedikçe, bu bağlam zorunlu olarak oluşturulacaktır -ve bunun politik sonuçları vardır.
Sanatçı, siyaseti iyi bildiği oranda eserinin yaratacağı etkileri önceden kavrayabilir; buna göre konumlandırabilir eserini.
[Sokakta yaşayan çocukları filmine konu alan bir belgeselci bu fenomenin bağlandığı esas çelişki yi göstermeksizin etik bir iş yapmış sayılmayacaktır. O halde, bize yalan söylemiş olacaktır. Bunu biliçli veya bilinçsiz yapmasının da bir önemi yoktur. Hatta, bilinçsiz yapıyor oluşu, onun, konuyu tam kavra(ya)madan bize anlatmaya kalkmasından ötürü sorumsuz davrandığını gösterir.]
Öyleyse, etik bir iş yapmak ne demektir? Veya “iyi niyetle” film çekilebilir mi?
Özel bir terim, etik hakkında düşünürken, terimin sokaktaki adam tarafından nasıl kullanıldığına bakmakta fayda var. Mesela bir sohbet sırasında adamın biri şöyle bir şey deseydi bu ne anlama gelirdi: “Bu yaptığın hiç etik değil.” Bununla adamımız, karşısındakinin, yaptığının vicdana ters düşen bir yanının bulunduğunu, tarafsız davranmadığını veya insanlık durumuna – asgari düzeyde de ele alınsa bu durum – aykırı bir işlem yapmış olduğunu belirtiyor olabilir.
Peki, belgesel sinema söz konusu olduğunda terim nasıl bir tonlama kazanıyor?
Gerçekliği “tam anlamıyla” yansıtıp yansıtmama -bu anlamda “taraf” tutup-tutmama, mevzubahis özneleri istismar edip-etmeme üzerinden bir etik tartışmasının geçtiğini düşünebiliriz. O halde, hangi “taraf”lık durumundan söz edildiğini düşünelim. Objektifliktir heralde… Objektiflik, nesnel olmak demektir. Nesnel olmak ise ideoloji mefhumunun işin işine girmesiyle saf dışı kalan bir özelliktir. Objektif olunamayacağına göre, ideolojik olunabilir. Hangi ideoloji? Biz biliyoruz ki, “Her dönemde
egemen sınıfların fikirleri egemen fikirlerdir,” o halde, bu fikirlere saldıran, egemen uslamlama tarzını ters yüz eden ve böylece ezilen sınıfların tarihsel çıkarlarına hizmet eden bir felsefenin, marksizmin yanında konumlanan bir sosyalist ideolojik üslup ile bu formun karşısındaki burjuva ideolojik üsluptur aslolan. Belgeselcinin ele aldığı sorunu hangi düşünce biçimiyle analiz edeceği (diyalektik materyalist veya metafizik) etiğin konusu olmaktadır böylece. Çünkü, yukarıda da değindiğimiz gibi, filmin kendisi -ister istemez- bir politik sonuç doğuracaktır.

İkincisi, mevzubahis özneleri istismar edip-etmeme olgusu… Burada sansasyon, festival için (fest. konusu olduğu için), moda, imaj, ajitasyon başlıkları üzerinden etik tartışmasına zemin hazırlanıyor olabilir. Zihinsel engelliler üzerine ele alacağım bir belgesel filmi hangi güdülenimlerle yaratıyor oluşum, nasıl bir ürün ortaya koyacağımı belirleyecektir. “Fırçanın nasıl tutulacağı, fırçanın hangi amaçla tutulacağına göre değişir,” Amacım, zihinsel engellilerin yaşam koşullarına tepki çekmek -bu yolla onların koşullarını değiştirebilmek olabilir. Öyleyse, bu amaca uygun biçimsel arayışlara girişeceğim. Aynı şekilde, amacım, bir festavilin konusu olabilecek bu başlıkta film üretmek ise, yine bu başarıyı elde edebilmek adına daha faklı biçimsel arayışlara girişeceğim demektir. Ancak, birincisinde, toplumsal yapının tam bir çözümlemesine ulaşmadan bu işe girişmem etik sayılmayacak; ikincisinde ise, festival için üretimin kendisi herhangi bir çözümleme zorunluluğunu gerekli kılmıyor oluşundan ötürü bunun getireceği biçimin doğrudan etik sayılamayacağıdır.
Şimdi, artık bir adım daha ileri giderek şunu sorabiliriz: Sanatçı, sorumludur… Ama sanatçı, aynı zamanda, yapmadıklarından da sorumlu tutulamaz mı? Örnekler üzerinden cevap aramaya çalışalım: Faşizm döneminde, televizyona doğa belgeseli çeken bir belgesel sinemacıyı düşünelim. Bu, etik bir davranış mıdır? Belgeselci, hakim olduğu aracı faşizme karşı bir silah olarak kullanabilecekken, bu kullanım tarzını tercih etmeyerek etik bir iş yapmış sayılabilir mi? Yeniden ideoloji meselesine dönersek: hangi gerçeği söyleyeceğiz? Brecht, 1936 tarihli bir konuşmasında şunları söylemişti: “[…] Mesela, bugün, büyük bir devletin (Nazi Almanya’sının), bütün dünyanın gözü önünde, en aşağılık bir barbarlığın içine gömüldüğü, üstelik, en korkunç bir şekilde sürdürülen iç savaşın, belki de, dünyayı bir enkaz yığını haline getirecek genel bir savaşa yol açacağını herkes bilmektedir. Şüphesiz, bir gerçektir bu, ama bunun yanı sıra başka gerçekler de vardır. Mesela, iskemlelerin insanlar otursun diye yapıldığı ve yağmurun gökten yere yağdığı yanlış değildir. Yazarların çoğu bu tür gerçekleri dile getiriyorlar. Onlar, batmakta olan bir geminin üzerine resim yapan ressamlara benziyorlar,” Ve ardından, belirtilmesi gerekli gerçeği keşfetmenin kolay olmadığını, bunun için: sadece namuslu olmanın yetmediğini; bilgi edinip, metotlu çalışılması gerektiğini ve “büyük değişikliklerin meydana geldiği, karışıklarla dolu dünyamızda diyalektiği, ekonomiyi ve tarihi bilme” nin zorunluluğuna işaret etmektedir.

Kaan Terman

Bunları da beğenebilirsin Üyenin diğer gönderileri

Yorumlar

Yorumlar yükleniyor...